Bu topraklara
defalarca döndük.
Türk değiliz. Ama Türkiye’ye yıllar içinde defalarca gittik — her seferinde biraz daha çok severek, biraz daha derinden bağlanarak.
İlk gelişimiz meraktan doğdu. Sonra bir daha geldik. Sonra bir kez daha.Türk değiliz; ama bu, Türkiye’yi bu kadar çok kez ziyaret etmemize hiç engel olmadı. Her dönüşte bavulumuzda biraz daha fazla sebep vardı: görmediğimiz bir şehir, gitmek istediğimiz bir sofra, tekrar duymak istediğimiz bir şarkı.
İnsanına, kültürüne, tarihine, doğasına ve mutfağına derinden âşık olduk.Bin yıllık bir tarihin hâlâ sokaklarda, çarşılarda ve avlularda nefes aldığını gördük. Karadeniz’in yemyeşil yamaçlarından Kapadokya’nın ay yüzeyini andıran vadilerine, Ege kıyılarından Anadolu’nun bozkırına kadar, aynı ülkenin bu kadar farklı manzaralar barındırabildiğine şaşırdık. Ve bir sofranın, bir bakışın, bir “buyurun”un bize kendi dilimizde bile bulamadığımız bir sıcaklığı nasıl anlatabildiğini öğrendik. Bizi tekrar tekrar buraya çağıran da tam olarak bu: insan, kültür, tarih, manzara ve lezzetin bir arada kurduğu o eşsiz denge.
İstanbul bizim için hiçbir zaman sadece bir uğrak olmadı.Sabah vapurunda uçuşan martılar, akşam ezanıyla birlikte rengini değiştiren gökyüzü, dar bir sokağın sonunda aniden karşımıza çıkan Boğaz… İstanbul’da tarih ile bugün aynı adımda yürüyor; bin yıllık bir cami ile bir sahil kafesi aynı manzarada duruyor. Şehre her gelişimizde onu biraz daha iyi tanıdığımızı sanıyoruz, her ayrılışımızda ise bir parçamızın karşı kıyıda kaldığını fark ediyoruz.
Konya’yı ise başka türlü, çok daha derinden sevdik.Mevlâna’nın şehrinde her şey biraz yavaşlıyor. Kubbenin turkuvazı, taş avlulardaki sessizlik, insanların ağırbaşlı ama bir o kadar sıcak hâli bize şunu öğretti: bazı yerler gösteriş için değil, hissedilmek için var. Konya’ya duyduğumuz sevgi gürültülü değil; köklü, sakin ve tamamen gerçek. Oraya her gidişimiz bir tatil değil, neredeyse bir eve dönüş gibi hissettiriyor.
Ama bizi asıl bağlayan hep insanlarıydı.Yol sorduğumuzda çaya, çay sohbete dönüşüyordu. Bir sofraya hiç tereddütsüz açılan fazladan bir sandalye bulduk kendimize. Fırından yeni çıkmış simit, Konya’da etli ekmek, Ege’de zeytinyağı, Karadeniz’de buharı tüten bir bardak çay — Türkiye’de yemek yalnızca lezzet değil, “yanımda kal” demenin en güzel yollarından biri. Ve müzik bütün bunları birbirine bağladı: bir Sezen Aksu şarkısındaki kırılganlık, Barış Manço’nun herkesi aynı sofraya çağıran sıcaklığı, bir bağlamanın ilk teli. Kelimelerin yetişemediği yerde, şarkılar bize Türkiye’yi anlattı.
Bu yüzden Muştu’yı yaptık.Türkiye’yi açıklamak için değil; ona teşekkür etmek için. Bize tekrar tekrar dönmek isteyeceğimiz insanlar, sofralar, şehirler ve hatıralar verdiği için. Bu platform uzaktan kurulmuş bir hayal değil; defalarca gidilmiş, yaşanmış ve her dönüşte biraz daha büyümüş bir sevginin kaydı.
Türkiye, senden her ayrıldığımızda
bir sonraki dönüşümüz çoktan başlamış oluyordu.